Sinema eleştirmeni değilim, olmak da istemem ama..

Standard

Sinemayı severim ama bir sinema eleştirmeni değilim. Bir gün bir sinema eleştirmeni olur muyum, hiç sanmıyorum ama arada sinema hakkında yazan bir yazar olabilirim belki. Her filmi yazmak istemem çünkü. Bazen milyonlar beni okusun isterim, bazen sadece bir kişi okusun diye yazarım, bazense bir kişiyle konuşamadım diye yazarım.

Şimdi bir sinema eleştirmeni olsam, Ferzan Özpetek’in son filmi Magnifica Presenza’yı (Muhteşem Misafir) yazmak zorunda olurdum.  Ben Ferzan’ın sinemasını çok severim. Nedenlerinin cümlesini arıyorum şimdi. Ferzan’ın sinemasını severim çünkü sıcaktır, bize çok benzer mizaçlı insanların bizimkine hiç benzemeyen hayatlarını anlatır. Ortalama iki saat tatlı bir kıskançlıkla seyrederim, benim olamayacak hayatları. Oysa şimdi bir sinema eleştirmeni olsam, Ferzan’ın çok güzel olabilecek bir kurguyu Magnifica Presenza ile harcadığını söylemek zorunda olurdum.

Ferzan’ın sinemasını severim çünkü gerçektir, hayat kadar gerçek. Karnına hançer saplayan acılar vardır hikayelerinde ve her zaman ertesi güne uyanmanı sağlayan bir sebep, bir gülümseme. Ferzan’ın sinemasını severim çünkü kökleri vardır, tarihe sahip çıkan bir korumacılığı vardır. Bugün bir sinema eleştirmeni olsam Magnifica Presenza’da Cem Yılmaz’ın ne işi var diye sormak zorunda kalırdım. Türkiye’de beş kişi fazla izleyecek diye zorlama bir karaktere, onsuz çok iyi olabilecek bir kurguda yer açmaya ne gerek vardı diye serzenişte bulunurdum.

Sinemayı severim. Aktörleri, aktrisleri ve özellikle de yardımcı kadın oyuncuları çok severim. Ama esas olan yönetmendir her zaman. Bir yönetmeni tanımak için ilk filminden son filmine kadar, sırasını bozmadan, telefon molası vermeden günlerce kanepeden kalkmadan ve bunu defalarca tekrarlayarak izleyebilirim. İlk filmlerin günahı olmaz, ilk kitaplar gibi, yerleri tüm dinlerin huzurunda cennettir. Sinemanın beyaz perdeye aksetmiş büyük resmindense küçük detayları aşık eder beni kendine. Ferzan’ın sinemasını çok severim. Hamam’da (Il Bagno Turco) gördüğüm ve denk geldiğim her antikacıda hala tutkuyla aradığım sigara yüzüğünü severim. Harem Suare’nin üç elmasını severim. Cahil Periler’deki (Le Fate Ignoranti) o öpüşme sahnesinde aslında üç farklı öpüşme sahnesinin birleştirildiğini fark ettiğim anı severim. Karşı Pencere’de (La Finestra Di Fronte) mutfakta içilen ve yarısına gelindiğinde lavabonun musluğunda söndürülen o sigarayı severim, işte aşk bir sigara içimliksin ya da sigara bir aşk düşünümlük, demeyi severim. Kutsal Yürek’in (Cuore Sacro) her saniyesini Ferzan’ın Barbora’ya hangi karede aşık olduğunu düşünerek izlemeyi severim. Bir Ömür Yetmez’de (Saturno Contro) Roberta’nın uyuşturucudan bahsederken, hemşirenin tığla yuvarlak örtü ördüğünü anlatışını severim, oysa filimin adında Satürn kelimesinin geçmesi bile sevmeme yetecekken. Şimdi işi gücü bıraksam, sinema eleştirmeye kalksam, sen küçük detaylarla devleşen Ferzan, hasta yatağının başındaki Ajda Pekkan posterini fark edebilenlerin yönetmeni, Magnifica Presenza’ta da Sezen’in sesinden başlayarak neden her şeyi gözümüze sokmaya çalıştın diye sitem ederdim.

Sen ki bana en büyük kazığını Muhteşem Bir Gün (Un Giorno Perfetto)  ile attığında bile sesimi çıkartmadım. Ben alışkanlıklarına bağlı bir kadınım, Ferzan bir film çekti mi, atmış saniye için bile olsa, dondurmacıyı oynayan bir figüran bile olsa Serra’yı görmek isterim. Onu gördüm mü susarım. Serseri Mayınlar’da (Mine Vaganti) düğünle cenazeyi, gözyaşı ile gülümsemeyi birbirine karıştırırım.

Beni bilen bilir, duyguları anlamam. Ama bir Ferzan filmi izlerken, kalp atışlarım artar, yanak kaslarım dudak kenarlarımı yukarı kaldırmak üzere kasılır, göğsümün üzerine bir fil oturmuş gibi hissederim, sol gözümden istemsiz damla damla tuzlu su sızar. Her filminde aklıma düşer, Hamam’ın Angelica’sı yeni madam oldu mu, Cahil Periler’in Antonia’sı çocuğunu doğurduktan sonra Michele’nin yanına döndü mü, Karşı Pencere’deki adam sonra ne yaptı? Ferzan’ın bir sonraki filminde, yolda yürürken onlara denk geleceğim diye heyecanla beklerim.

Ferzan’ın sinemasını severim çünkü daha aşkı yaşamadığım yaşlarda aşkın sınırı olmayacağını Francesco ile Mehmet’in öpüşmesini görüp utançla (ki ben neden utanıyorsam) yanaklarım kızardığında öğrenmiştim. Yemek yapmamım, sevdiklerime sevgimi doğradığım domateslerle sunmamım, hayallerimdeki o terastaki tüm sevdiklerimi ve seveceklerimi çevresinde toplayacağım kocaman masanın sebebidir Ferzan. Bir sinema eleştirmeni olsam söyleyecek çok kelamım olurdu ama değilim. Filmlerinin mabedini defalarca tavaf etmiş bir kadın olarak ise sadece şunu söylerim ki: Bu sefer olmamış dostum! Bir şeyler eksik kalmış üstadım! Senin sinemana iki beden küçük gelmiş azizim…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s