un film de Almodóvar

Standard

Beyaz perdeyi ne zaman sevmeye başladım, hatırlamıyorum. Sevmeyen var mıdır, bilmiyorum. Dünya bu kadar büyükken ve bizler bu kadar küçükken ve keşifler sadece imkanlarla sınırlıyken, en fazla bir salona kadar giderek ya da artık kumandanın birkaç düğmesine basarak çıkılan yolculuğu kim sevmez ki!

Beyaz perdeyi ne zaman sevmeye başladım, hatırlamıyorum. Oysa ki Almodóvar’la ilk tanışmamız dün gibi aklımda. İlk mi son mu hatırlamadığım bir bahar gününde, Alkazar sinemasının Asya mı Avrupa mı hatırlamadığım salonunda. Hala hatırımda sağlı sollu tokatlanmış gibi, en yakınlarımdan birini kaybetmişim gibi cümle kurmak ne kelime telaffuz edemez kifayetsizliğim.Bazı yönetmenler beyaz bir perde üzerine tablolar çizer, her karesi gri duvarlar üzerinde gün ışığı görmeyen salonlarda sergilenesi. Gölgeler dans eder, renklerle düet yapar. Konserler verilir o filmlerde, gözlerini kapatsan dinlemek bile yeter. Coppola gibi, Özpetek gibi, Almodóvar gibi. Bazı yönetmenler, hem yazar hem yönetir, insanlığa dair ne varsa alaşağı eden hikayelerde kabul edilemeyecek her türlü hal ve hareketi meşrulaştırır. Ulusal bir gazetenin ancak üçüncü sayfasında yer bulacak hikayelerdeki katillerin, psikopatların, tecavüzcülerin tarafına geçirir sizi. Kubrick gibi, Demirkubuz gibi, Almodóvar gibi. Bazı yönetmenler çoklu sanatsal zevklerin orgazmında sizi arşa çıkartır ve ortalama iki saat sonra gerçek ve ‘artık’ daha da sıkıcı bir dünyanın göbeğine geri atar.

un film de Almodóvar: La piel que habito. İçinizdeki katile el sallayın. Katil dediğin sadece kalbinin bir daha atmamasını, ciğerlerinin bir daha solumamasını sağlayan değildir ki. Eyleme dökseniz, toplumun sizi aşağılayacağı, cezalandıracağı içgüdülerinize selam verin. Her anı bir cinnet anına 5 dakika kalmış gibi, saatli bir bomba gibi hırkalarımızın cebinde sakladığımız hayvanla tanışın. O katili sevin, o içgüdülere kulak verin, o hayvanla kucaklaşın. Kendinizi sevmekten farkı olmayacak. İki saat önce muhtemelen tiksinerek bahsedebileceğiniz bir hikayeye aşık olun, bir an için belki sadece bir kahve içimlik zaman için zihninizi özgürleştirin. Korkmayın, yarın sabah saatin alarmı çaldığında iş, güç ve benzeri telaşlar, bu geceyi de unutturacak.

Bunları yazarken hatırladım da ilk kez sinemaya 7 yaşımda gitmiştim ya da götürülmüştüm desek daha yerinde olacak. 7 yıllık ömrümüm ilk travmasını yaşıyordum ki travma kelimesinin anlamını bile bilmiyordum. İki saat için bir şeyleri unutayım istemişlerdi. Sonra herkes gibi ben de büyüdüm, sinemaya götürülmeye ihtiyacım kalmadı. Bir şeylerden kaçmak istediğim her an kendimi bir salonda buldum. İki ya da üç sigara parasına iki saatliğine istediğim duyguları satın alıyordum. Ta ki bir bahar günü akşamüstü saatleri önce Almodóvar’la sonra içimdeki küçük katille tanışana kadar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s