Dali’yle Rothko’nun Ortasında

Standard

kelebek, plastik balık, şövale… fil, 2233, atölye… Katalonya, İstanbul, New York… cehennem, araf, cennet, küçük hayatlar, sabahlık, başörtüsü, Nietzsche, Freud, Picasso… Salvador Dali sergisi, Nar filmi, Kırmızı oyunu…

Beni tanıyanlar az çok bilir; kelimelerle dair sıkıntılarım vardır. Hayatımızı idame edebilmek için kullandığımız 500 kelimenin bile anlamına bakmadan cümle içinde kullanamam. Neredeyse her birinin kitap anlamlarıyla kullanılan anlamları arasındaki karşıtlıklarla savaşırım, beynimizdeki imgelerin sesli ifadelerinde ne kadar gerçekçi olduklarını sorgularım.

Sanat 1. isim Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık 2. Belli bir uygarlığın veya topluluğun anlayış ve zevk ölçülerine uygun olarak yaratılmış anlatım.

Resim 1. isim Varlıkların, doğadaki görünüşlerinin kalem, fırça gibi araçlarla kağıt, bez vb. üzerinde yapılan biçimleri 2. Bunu yapmak için gerekli yöntemleri öğreten sanat 3. Fotoğraf

Kelime kullanma kılavuzumuz TDK’nın ‘resim’ kelimesine ‘fotoğraf’ olarak açıklama vermesi ne kadar kabul edilemezse, varlıkların ‘doğadaki görünüşleri’ bir o kadar sorgulanması gerekir. Bilinçaltımız ‘doğa’nın ne kadar bir parçasıdır, ne kadar değildir!

Mümkün olduğunca kelimelere takılmadan resim sanatına dair bir İstanbul hikayesi anlatmaya çalışacağım bugün.

***

Her çocuk babasını sürgüne gönderecek ve onun tahtına çıkacaktır.

Uranos ve Gaia’nın son oğlu olan Kronos babasını erkeklikten yoksun ederek birinci kuşak tanrıların egemenliğine son vermiş ve tahta geçmiştir. Zeus babası olan Kronos’u diğer Olimpos tanrılarının yardımıyla Satürn’e sürgüne göndermiştir.

Kübistler Rönesans romantiklerini, Sürrealistler Kübistleri, Pop-Art’çılar Sürrealistleri tahtından indirmiş ve sürgüne göndermişlerdir.

1900’lerin başında doğmuş biri sürrealist sıfatını kendi varlığıyla tanımlamış diğeri sürrealizm dahil hiçbir sıfatla betimlenmeyi kabul etmemiş iki adam. İkisi de Picasso’nun çocukları. İkisi de Picasso’yu tahtından eden sürgüne gönderen çocuklar. Kesişimleri Nietzsche ve Freud. İstanbul’da karlı bir Cumartesi günü iki kadının ‘küçük hayatlarında’ karşılaşırlar.

***

Dali, 3 yıl önce İstanbul’a geldiğinde, şimdi hatırlamadığım bir sebepten sergiyi izleyememiş olmanın vicdan azabını içimde taşırken, açık hava reklamlarında imzası haline dönüşmüş bıyıklarından sebep 50 metre uzaktan seçilebilen Dali fotoğrafının yanındaki ressamın İstanbul’a ikinci ziyaretinin anons edildiğini okuyunca o günü bayram ilan ettim. Yine iş güç ve benzer telaşlardan, bu ziyareti de kaçıracağımdan korkuyordum ki İstanbul’a düşen kardan sebep insanlar kendilerini evlerine kapatmışken, bir Melek bana “Kalk, Tophane’ye gidiyoruz” dediğinde tabiri caizse ayaklarım oturan yerlerime çarparcasına koşarak yanına gittim.

Ne yerler, ne içerler, ne yapıp da bu sıfatı üstlenirler bilmediğim ‘sanat otorotileri’nce Dali’nin sanatsal gelişiminin bir çeşit özeti olarak da algılanan İlahi Komedya resimlerini görecek olmak bir nevi panik atak krizi geçirmek gibiydi. Hayatımın üç farklı döneminde üç farklı kadın olarak okuduğum İlahi Komedya’yı Dali’nin beynindeki izdüşümlerini izleyecektim. Kalbimde hava fişekler paylıyordu.

‎”Deli bir insanla Dali arasındaki fark çok basittir. Dali, deli değildir.” S. Dali

Ressamların kafalarının içinde neler döndüğü en saplantılı merakımdır.* Bu yüzden olsa gerek resimleri bilirkişilerden dinlemeyi severim. Dönemleri, siyasetleri, dinleri, inançları, inanmadıkları, aşkları ile… Ama simgeleri dinlemek beni rahatsız ediyor. “Freudyen bakış açısında Dali, kelebek simgesi ile umudu temsil ediyor, yaşayan filler bilgelik, fil kemikleri çürümüşlük.” cümleleri Dali ile bütünleşmemi engellemeye çalıştı. Neyse ki işitme duyuma set koyup, altını üstünü ayırt etmeden bilincimin her noktasıyla Dali’yle seviştim. Bu analizler doğru değildir, diyemem. Biri Dali’ye sormuş mudur “Üstat, bu resimlerde her kelebek gördüğümüzde umut demek istediğini mi düşünelim” diye, bilemem. Dali böyle bir soruya cevap verir miydi, bilemem. Bilmek ister miyim, onu da bilemem.

Diğer taraftan ‘Gala ile akşam yemeği’ başlığı altındaki resimleri okurken Dali’nin Boğa burcu erkeği olduğunu bilmek çok şeyi değiştiriyor. Bağlılıkla, aşkla sevmek konusunda üstat olan Boğa burcu erkeklerinin sevdiği kadına ve yemeğe olan tutkularını yıldızlarla ilgilenen herkes az çok bilir. Aşka ve yemeğe karşı olan bu tutkunun Dali’nin beyninden tuale düşmesi inanılmaz bir rüyaya sürüklüyor insanı. İki saatlik sergi turu yetmiyor, yetemez Dali’yi groklamak** için, daha fazla Nietzsche, daha fazla Freud okumak her resminin önünde 5 vakit secdeye yatmak gerekir.

Dali’yle bütünleşip bir olmuşken bile çevremde olup bitenlerden tamamen koparamadım kendimi. Sergi alanında 6-12 yaşları arası 15’e yakın çocuk dolanıyordu. Çocuklarını Dali sergisine getiren ailelerin beyni neredeydi peki? 18 yaşından küçüklere sigara satışını yasaklayan devlet, Harakiri dergisini yayından kaldıran Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu neredeydi? Dali’nin İlahi Komedyası’nı izlemenin çocuk gelişiminde, ilköğretim yaşında seks yapmaktan, çikolatalı süt yaşında bira içmekten daha çok zarar vereceği neden düşünülmemişti? Bir de kızım şu köşede bir de boydan poz ver de önce Facebook’a sonra çocukluk albümüne koyayım diyen zihniyete neden kimse dur dememişti?

Sürrealizm (ki ben ‘gerçeküstücülük’ demeyi yeğlerdim) birinci ve ikinci dünya savaşları arasında dünya sanatını peşinden sürükleyen devrimsel bir akım. Zamanın beşeri ve iktisadi yapısı göze alınınca sanatçının gerçekten kaçma duygusunu anlamamak ne mümkün. Peki dünya savaşlarından önce sürrealizmin adı yoktu ama kendisi var mıydı? Vardı hatta bu sürrealizm ismini alan şey Dante’nin damarlarında akan kanda mevcuttu. Cehennemden cennete giden bir yolculuğun neresi gerçektir ki İlahi Komdedya’yı gerçeküstü ilan etmeyelim. Dünya tarihinde dinsel korkularının zirvesidir, Dante’nin 700. doğum günü şerefine Dali’den İlahi Komedya’yı resmetmesini istemesi.

Ken: Sana bir şey sorabilir miyim?
Mark: Sormanı engelleyebilir miyim?
K: Gerçekten de siyahtan korkuyor musun?
M: Hayır, ben ışığın yok olmasından korkuyorum.
K: Yani körlük gibi mi?
M: Hayır ölmek gibi.

Evet, hepimiz ölmekten korkuyoruz. ‘Cesaret korkmamak değil, ayakların titrercesine korkmana rağmen, korkunun üzerine yürüyebilme becerisidir.’ demiş birisi, kimdi araştırmadım. Peki ölüm korkusuna rağmen ölümü şiiretmek (bence böyle bir kelime literatürde yerini almalı) ölümü resmetmek en büyük cesaret değil de nedir? 7 yıl bu dünyada Dali’yle aynı havayı solumuş olmak bile benim için büyük bir onurdur.

Son 15 yılımın vazgeçilmez sorusu, bir ressamı groklayabilmek mümkün müdür, ile Dali’yle vedalaşıp burun düşüren sokaklarda çamurlara ayak izimi bırakırken, ne zamandır izlemek istediğim bir filme çarptım. Bir koşu izlediğim Nar filmini de bir gün yazarım belki ama bugün değil. Bu akşamlık Serra’dan müsaade ister, bir Melek’in nicedir kulağıma fısıldadığı Kırmızı oyununu cümle içinde kullanmak için yola devam ederim.

Fuaye alanında bizi karşılayan Mark Rothko belgeseline saygı duruşunda bulundum. Rothko’nun tablolarına gözüm aşina olsa da ilk resmen tanışmamız, Mad Men dizisinde olmuştu. Bert Cooper bir Rothko tablosunu odasına asmasıyla Ajansın dönemine göre ‘yaratıcı ekibi’nin ‘bu resimde ressam ne anlatmaya çalışıyor’ çözümleme çabalarını izlemiştik. Rothko’nun beynine girmeden bu ne mümkün! Onu birinci dereceden tanıyan insanlardan dinlemek bir nebze de olsa algılarımıza elektrik verdi. Desturum olmamasına rağmen hakkında en ufak bir bilgim olmayan ve son dakikada alınan bir biletin bize uygun gördüğü yerde izlediğim ‘Rothko hakkındaki’ oyun, günün en güzel sürprizi olurken, kendimce aydınlanmış ve üretmek için tetiklenmiş şekilde ayrıldım salondan.

Mark ve kurgusal asistanı Ken’le New York’taki atölyede geçirdiğimiz zaman, Rothko’nun beyninde şizofrenik bir yüzleşmeye şahit olmak gibiydi. Bir sanatçının ölümüne, bir akımın (sürrealizmin) bir sonra gelecek, o zamanlarının ‘modern’ sıfatlı sanatına karşı verdiği zihinsel savaşa dalmadan, Ken’i canlandıran Turan Günay’ı huzurlarınızda bir kez daha ayakta ve coşkuyla alkışlıyorum.

Peki kim bir ressamın beynin içinde gezinmemizi sağlayabilir? Bu oyunu yazan adam necidir, neyi okumuş, neyi izlemiş, kimleri sorup kimlere soruşturmuştur ki diye araştırmaya başladığımda John Logan’ın Tim Burton’nın Sweeney Todd’unu senaryolaştıran adam olduğunu öğrendim.

Terazi burcu adamı olan Rothko’nun katı kuralları, eserlerinin sergilenmesi için koyduğu ‘kırmızı’ çizgileri ve bir esip bir dinen ruhunu anlamak şimdi daha kolay geliyor. Resmin için tek bir rengin nasıl coşkuyla hareket edip, beyin loblarının en ücra köşelerine sızan heyecan ve korkular bırakması ise anlatılmaz sadece yaşanır bir deneyim.

Şimdi elimi göz hizamda kaldırıp, başparmağım ve işaret parmağımı C harfi yapacak şekilde tutuyor ve bir boyut tasvir edercesine ona bakıyorum. “Senin hayatın işte bu kadarcık!” diyor bazı hayatlar bana. Ben bazı hayatlara aynısını söylüyorum. Benim küçük gördüğüm bazı hayatlar, başka hayatları küçük görüyor. Beni küçük gören bazı hayatlar, başka hayatlarca küçük görünüyor. Serra Yılmaz’a sevgilerimle…

***

* Her şeyden önce toz ve gaz bulutu vardı!

80’lerde doğmak 90’larda büyümek konulu sohbetler çoktan klişeler arasında yerini aldı. Diğer taraftan benim resim ile tanışmam, 80’lerde doğmuş 90’larda büyümüş bir çocuğun mevcut koşulları ile alakalı. Google’sız bir çocukluğun vazgeçilmezi Gelişim Hachette ciltleri arasında, M harfinde kim bilir neyi araştırırken, 1/20 ansiklopedi sayfası büyüklüğünde Munch’un Scream adlı tablosuyla karşılaştığımda yıl 1993’tü. Okula gidip heyecanla anlattığımda kimse ne Munch’u tanıyordu ne de Scream tablosunu biliyordu. Google’da görsellerde ara, kitap sayfalarını taratıp dijital ortama aktar, dev posterler bastır gibi koşullarımız yoktu ve ben sadece duvarımda dev bir Scream tablosu istiyordum. Ne Andy Warhol’u ne de pop-art akımını tanımazdım o zamanlar. Matematikçi doğmuş bir çocuk olarak, çözümü resmi karelere bölüp büyük bir kağıda kopyalamakta buldum. İlk kez guaş boyalara dokunduğumda yaptığım işin adının röprodüksiyon olduğunu da bilmiyordum. Arkadaşlarıma heyecanla anlattığım tabloyu gösterebilmek için yaptığım kopyayı okula götürdüğümde bir resim öğretmeni tarafından ‘iş’im yakalandı ve müfredatta yer alan tüm belirli günler ve haftalar konulu çalışmalardan muaf edilerek 1997’nin Şubat ayına kadar röprodüksiyon yaptım. En çok Picasso’nun eserleri üzerinde ‘iş’ler çıkarttım. Dediğim gibi 1997’nin Şubat ayına kadar. O ay beyaz perde üzerinde Antony Hopkins’in siluetindeki Picasso ile tanıştım, eve gittim, o zamana kadar yaptığım tüm röprodüksiyonlarımı yırttım ve rengarenk kağıt parçalarını beşinci katında oturduğumuz apartmanın penceresinden aşağı attım. Bahçeyi ve alt komşuların balkonlarını kirlettiğim için eve şikayet geldi, azarlandım. O gece ilk resmimi yaptım. Yaptığım resimlerin çocuğunu beğenmedim. Hayatımın hiçbir döneminde bir Picasso olamayacağımı 15 yaşımda anlamıştım. Oysa belki bir yüzyıl sonra, yaşadığım zamanların Moliere’i gibi anılacağıma inanıyordum. Bu milattan sonra kelimelerle kaldım, kelimelerle uğraştım ve sadece kelimelerin kifayetsiz kaldığı hissettiğim yerlerde bir şeyler çizdim. İşbu sebeptendir ki ressamların kafalarının içinde neler döndüğü en saplantılı merakım oldu. Ben hiçbir zaman, bilinçli ve/veya bilinçsiz kopyalamalardan kendimi arındıracak kadar beynimi özgürleştiremedim. Dünyevi kaygıları üstümden atamadım, gecenin sonunda keyifli bir mekanda güzel bir şarap açtırmayı hep sevdim.

** Groklamak ne demek henüz bilmeyenler için, okuyunuz: Yaban Diyarlardaki Yabancı, Robert A. Heinlein

One response »

  1. Bedri Rahmi-hani şu ressamların şair, şairlerin ressam diye andığı-Rothko’yu bir devrimci addeder; resimden çizgiyi, beneği, figürü zaten toptan ve çoktan, ve işte her ne varsa renkten başka hepsini attığı için. Geriye kalan saf resimdir, resim yalnız renkle yapılır, der.

    Bizim bölüm başkanı değerli hocamız Kemal Can da -bir temel eğitim dersinde olmalı sanırım- Dali’nin yaptığı pek de mühim bir şey yok, demeye getirmişti, işte hepinize saatlerdir anlattığım belli kompozisyon kurallarını uyguluyor aslında, ama mesela alışılmışın dışında bir ıstakoz filan kullanarak yapıyor bunu.

    Notun notu:O kelimeler arasında bir de ıstakoz yer bulmalı kanımca-Elsa Schiaparelli ile birlikte tasarladıkları avantgarde elbisede bir ıstakoz baskısı vardı…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s