Korkuyorum!

Standard

Kadim dostlarımdan Ralph Waldo EmersonBe careful what you wish for, it might come truedemişti ta 1800’lerin ortasında (4’üncü gezegendeki meali: Ne yazdığına dikkat et, gerçeğin olabilir).

Emerson Türkçe bilmiyordu. Cümle, aralarında Türkçe’nin de olduğu pek çok dile çevrildi. Cümle, anlayana çok şey anlatabilecek kadar ‘ima’sız, ‘kinaye’siz, ‘gönderme’siz kurulmuştu. Cümle, bilgeliğin en kutsal mertebesinde, bilgiyi en basit kelimeleri seçerek cömertçe paylaşıyordu. Sonuçta üstat Mevlana’nın dediği gibi “Ne kadar bilirsen bil, anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır”. Kimseye bizi anlamadığı için sitem edemeyiz, sonuçta çok biliyoruz diye kendisini karşısındakine anlatamayan bizleriz. Oysa dostum Emerson, hepimizin anlayabileceği kelimeleri özenle seçmişti. Cümle, telaffuz edenin gerçeğini yazıyordu, diğer tüm cümleler gibi.

Yaklaşık 200 yıl sonra, tarihin bize bahşettiği pek çok şey gibi bu cümleyi de klişeleştirdik, yer yer ayağa düşürdük, beyaz perde üzerinde dalgasını geçtik, ne anlamak istediysek oraya çektik. Gençlik böyle durumlar için mazeret kabul edilir mi bilmem ama gençtim, ben de yaptım. Şapkamı önüme koyduğum günlerden birinde, cümlenin gerçekten ne demek istediğini anladım.

Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu her fırsatta telaffuz eden biz insan-çocukları yine her bulduğumuz fırsatta balık hafızalarımızdaki öğrenilmiş tarihi sildik, tekerrürlere çanak tuttuk. Read the rest of this entry

Sinema eleştirmeni değilim, olmak da istemem ama..

Standard

Sinemayı severim ama bir sinema eleştirmeni değilim. Bir gün bir sinema eleştirmeni olur muyum, hiç sanmıyorum ama arada sinema hakkında yazan bir yazar olabilirim belki. Her filmi yazmak istemem çünkü. Bazen milyonlar beni okusun isterim, bazen sadece bir kişi okusun diye yazarım, bazense bir kişiyle konuşamadım diye yazarım.

Şimdi bir sinema eleştirmeni olsam, Ferzan Özpetek’in son filmi Magnifica Presenza’yı (Muhteşem Misafir) yazmak zorunda olurdum.  Ben Ferzan’ın sinemasını çok severim. Nedenlerinin cümlesini arıyorum şimdi. Ferzan’ın sinemasını severim çünkü sıcaktır, bize çok benzer mizaçlı insanların bizimkine hiç benzemeyen hayatlarını anlatır. Ortalama iki saat tatlı bir kıskançlıkla seyrederim, benim olamayacak hayatları. Oysa şimdi bir sinema eleştirmeni olsam, Ferzan’ın çok güzel olabilecek bir kurguyu Magnifica Presenza ile harcadığını söylemek zorunda olurdum.

Ferzan’ın sinemasını severim çünkü gerçektir, hayat kadar gerçek. Karnına hançer saplayan acılar vardır hikayelerinde ve her zaman ertesi güne uyanmanı sağlayan bir sebep, bir gülümseme. Ferzan’ın sinemasını severim çünkü kökleri vardır, tarihe sahip çıkan bir korumacılığı vardır. Read the rest of this entry

Aşk*

Standard

Biz ayrı dünyaların değil, ayrı gezegenlerin insanlarıyız: O iş olmaz!

Evin bir köşesine Şems otursun, diğer köşesine Hayyam. İkisinin de meramı aşk olsun. Biri semada, biri kadehte yok etsin benliğini. İkisinin de aşkları baki olsun. Biri desin ki “Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir”. Diğeri desin ki “Ey dünyanın işinden haberi olmayan sen yoksun, dünya esen yel üstüne kuruldu. Varlığımız iki yokluk arasındadır, çevrendekiler de hiçtir sen de bir hiçsin”. Ama aşk olsun!

(Türkçedeki tüm anlamlarıyla, aşk olsun)

O gezegenden biri bu gezegenden birine aşık olduğunda, o iş benzer mi sanırsın Şems’le Mevlana’nın aşkına. O gezegenden biri bu gezegenden birine aşık olduğunda, Şems’le Hayyam gibi evin iki köşesinde otururlar, diller lal olur, gözler konuşur. Read the rest of this entry

un film de Almodóvar

Standard

Beyaz perdeyi ne zaman sevmeye başladım, hatırlamıyorum. Sevmeyen var mıdır, bilmiyorum. Dünya bu kadar büyükken ve bizler bu kadar küçükken ve keşifler sadece imkanlarla sınırlıyken, en fazla bir salona kadar giderek ya da artık kumandanın birkaç düğmesine basarak çıkılan yolculuğu kim sevmez ki!

Beyaz perdeyi ne zaman sevmeye başladım, hatırlamıyorum. Oysa ki Almodóvar’la ilk tanışmamız dün gibi aklımda. İlk mi son mu hatırlamadığım bir bahar gününde, Alkazar sinemasının Asya mı Avrupa mı hatırlamadığım salonunda. Hala hatırımda sağlı sollu tokatlanmış gibi, en yakınlarımdan birini kaybetmişim gibi cümle kurmak ne kelime telaffuz edemez kifayetsizliğim. Read the rest of this entry

Dali’yle Rothko’nun Ortasında

Standard

kelebek, plastik balık, şövale… fil, 2233, atölye… Katalonya, İstanbul, New York… cehennem, araf, cennet, küçük hayatlar, sabahlık, başörtüsü, Nietzsche, Freud, Picasso… Salvador Dali sergisi, Nar filmi, Kırmızı oyunu…

Beni tanıyanlar az çok bilir; kelimelerle dair sıkıntılarım vardır. Hayatımızı idame edebilmek için kullandığımız 500 kelimenin bile anlamına bakmadan cümle içinde kullanamam. Neredeyse her birinin kitap anlamlarıyla kullanılan anlamları arasındaki karşıtlıklarla savaşırım, beynimizdeki imgelerin sesli ifadelerinde ne kadar gerçekçi olduklarını sorgularım.

Sanat 1. isim Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık 2. Belli bir uygarlığın veya topluluğun anlayış ve zevk ölçülerine uygun olarak yaratılmış anlatım.

Resim 1. isim Varlıkların, doğadaki görünüşlerinin kalem, fırça gibi araçlarla kağıt, bez vb. üzerinde yapılan biçimleri 2. Bunu yapmak için gerekli yöntemleri öğreten sanat 3. Fotoğraf

Kelime kullanma kılavuzumuz TDK’nın ‘resim’ kelimesine ‘fotoğraf’ olarak açıklama vermesi ne kadar kabul edilemezse, varlıkların ‘doğadaki görünüşleri’ bir o kadar sorgulanması gerekir. Bilinçaltımız ‘doğa’nın ne kadar bir parçasıdır, ne kadar değildir!

Mümkün olduğunca kelimelere takılmadan resim sanatına dair bir İstanbul hikayesi anlatmaya çalışacağım bugün.

***

Her çocuk babasını sürgüne gönderecek ve onun tahtına çıkacaktır.

Uranos ve Gaia’nın son oğlu olan Kronos babasını erkeklikten yoksun ederek birinci kuşak tanrıların egemenliğine son vermiş ve tahta geçmiştir. Zeus babası olan Kronos’u diğer Olimpos tanrılarının yardımıyla Satürn’e sürgüne göndermiştir.

Kübistler Rönesans romantiklerini, Sürrealistler Kübistleri, Pop-Art’çılar Sürrealistleri tahtından indirmiş ve sürgüne göndermişlerdir. Read the rest of this entry

İstanbul’da kar, seçim yapma vaktidir

Standard

Bir anda panik yapabilirsiniz, isterseniz. İhtiyaç molasına gerek bıraktırmayacak 3-4 saatlik ‘ihtiyaç’larınızı karşılayıp, türlü abur cuburu çantalarınıza stoklayıp, 6 kişiye kadar alabilen araçlarla mesai bitiminden 1 saat önce yollara düşebilirsiniz. Yarısı esprili yarısı nükteli ‘tweet’ler atarak, muhteşem bir İstanbul akşamında hayatı ıskalayabilirsiniz.

…ya da bir seçim yaparsınız.

Soğukta hızlı içilmiş sigara kokusuyla kaşe paltoların altından süzülen ter kokusunun karıştığı otobüslere binmek yerine, yürümeyi tercih edersiniz. Read the rest of this entry

İyi Haftalar No1

Standard

Herkese günaydın ve iyi haftalar.

Haftanın en sevdiğim günü olan bu Pazartesi gününde, İstanbul için en yüksek sıcaklık 3 derece. İstanbul’un bazı kesimlerinde hafif kar yağışı beklenirken sıcaklık yer yer -2 dereceye kadar düşecek. Geçtiğimiz günlerde tanıştığım fitil görümlü antibiyotikleri içmemek için sıkı giyinmekte fayda var. (Evet, bu betimlemede Doğan görünümlü Şahin’den esinlenildi.)

İnsan hasta olunca, yatmaktan ağrıyan yerlerini yastıklarla destekler, bedenini battaniye içi dürüm yapar ve uyanık kaldığı süreyi dizi seyrederek geçirir. (Her zaman söylediğim gibi bu dünyada iki legal uyuşturucu var: biri iş, diğeri tv dizileri.) Dexter’ın bir sezonu daha geride bırakması Read the rest of this entry